KIRILGAN
bir çocuğum ben.
Yüreğim cam kırığı,
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı,
Saldırgan diyorlar bana.
Oysa kırılganım ben.
Gözyaşlarım mücevher,
Saklıyorum herkesten.
Ürküyorlar gözümdeki ateşten.
Ürküyorlar dilimdeki zehirden.
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
gözü kara cesaretimden.
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben,
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı,
Bir yanım buz sarayı.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) 14 asır önce şöyle buyurmuştu: “Şu kara tanede (çörek otu) ölümden başka her derde deva vardır.”
O zamanlardan günümüze kadar geçen asırlar boyunca, bu ufak taneli gıdada her hastalığa şifânın olabileceğine birçok kimse dudak bükmüştü. Ama müslümanların yapması gerekeni Maren Franz adlı bir Alman yaptı ve çörek otunun sağlığımız üzerindeki faydalarını araştırıp, bu konudaki yayınları bir araya getirdi. Sonuçta:”Tabiattan Gelen Şifâ Kaynağı: ÇÖREKOTU” adıyla dilimize tercüme edilen 96 sayfalık bir kitap ortaya çıktı. Üstelik, Peygamberimizin çörek otuyla ilgili hadisinin kendisini uyardığını ve bu sözü rehber alarak bu kitabı hazırlamaya giriştiğini önsözde belirterek...
Bu yazımızda Maren Franz’ın kitabından yola çıkarak, çörek otunun mucizevi tesirlerini tanıtmaya çalışacağız.
Çörek otu niçin değerli?
Çörek otunun tohumunda doymamış yağ asiti, eterli yağ, vitaminler ve organizma için zaruri olan ve çok az miktarda tüketilmesi gereken değerli maddeler bulunur. Bu maddelerin karışımı, hasta kişinin iyileşmesine vesile olur.
Çörek otu tohumunda bulunan doymamış yağ asitinin metabolizmaya müsbet yönde tesir ettiği, bağışıklığı arttırdığı ve allerjiyi durdurduğu ispatlanmıştır. Bu sebepten çörek otunun astım, bağışıklığın zayıflığından meydana gelen marazlar ile sinir ve deri hastalıklarında başarılı sonuçlar vermesine şaşırmamalıdır.
Bu iyileştirici tesir, çörek otunu yemeklerde de kullanılan ve sevilen bir gıda haline getirmiştir. Zamanımızda özellikle ABD ve Avrupa’nın büyük ülkelerinde çörek otuna talep çok artmış, istekler karşılanamaz hâle gelmiştir. Almanya’da ise çörek otu tohumu ve yağı, saf veya hap şeklinde eczanelerde ve baharatçılarda yer almaya başlamıştır.
Savunma sistemimiz ve çörek otu:
Sağlam bir savunma sistemine sahip olan kişi, kendini genelde iyi hisseder ve nâdiren hastalanır. Çünkü rahatsızlıklara karşı mukavemeti fazla demektir. Böyle olunca mikrop, virüs ve mantarlarla baş edebilir.
Savunma sistemi zayıfladığında, şu hastalıklar ortaya çıkabilir:
•Mikroplu hastalıklar, bilhassa sık sık grip olma ve mesane iltihabı.
•Deri, mukoza ve bağırsakta mantarların oluşması.
•İnatçı herpes (uçuk).
•Sindirim sistemi bozukluklarından meydana gelen ishâl ve zayıflama.
•Kaşıntılı deri hastalıkları.
•Kronik (müzmin) rahatsızlıklar.
•Kanda dolaşım bozukluğu, yüzde belirli solukluk.
•Kronik yorgunluk.
•Cinsî isteksizlik.
•Uyku bozuklukları
Saymış olduğumuz bu hastalıklara yakalanmamak için savunma (immux) sistemimizin kuvvetli olması gerekir. Çörek otunun ise, immun sistemi güçlendirdiği binlerce yıldan beri bilinmektedir. Çörek otu, savunma sistemini dengelemekte ve mümkün olduğu kadar iyi çalışmasını sağlamaktadır.
Çörek otunun bu özelliği nereden kaynaklanır? Bilim adamları, bu sorunun cevabını modern teknolojinin yardımıyla bulmuşlardır. “Çörek otunun tohumunda organizmayı destekleyen yüzden fazla madde vardır.”
Kara mucizenin muhtevası:
Çörek otunun tohumunda takriben %38 oranında karbonhidrat, %35 oranında çeşitli yağlar, %21 oranında da albumin bulunur. Geri kalan %6 ise, yüzden fazla maddeden oluşur. Bu orana çok değerli olan doymamış yağ asitleri de dahildir. Linolen asidi, alfa linolenasidi ve iç yağı bunlar arasındadır. Eterli yağlar olarak kofur, nigellon, alfa-pinen vb. mevcuttur. Çok az miktarda bazı vitaminler (B1, B2, B6 folasidi niacin), mineraller (demir, kalsiyum, magnezyum, çinko ve selen) ve amino asitleri vardır.
Doymamış yağ asitleri ve eterli yağ, savunma sisteminde çok yararlıdır. Vitamin ve mineraller, savunma sisteminin işlemesinde önemli rol oynar. Çörek otunun tesiri, çok sayıdaki bu maddelerin karışımından gelmektedir.
Doymamış yağ asitlerin faydaları:
Doymamış yağ asitleri, metabolizmaya yardım eder. Hücrelerin büyümesi, gelişmesi ve yenilenmesinde yine buna ihtiyaç vardır. Ayrıca vücudun ihtiyacı olan hormonların gelişmesinde yardımcı olur. Yine alerjik sinyaller gönderen histamin gibi maddelerin artmasını engeller.
İşte doymamış yağ asitlerin faydaları:
•Hormanların yapımına katkıda bulunduklarından, sağlıklı bir savunma-hormon ve sinir sisteminin oluşumunu sağlar.
•Savunma ablukasının kaldırılmasında yardımcı olur.
•Savunma hücrelerinin gereğinden fazla çalışmasını engeller.
•Hücrelerin dağılımı, yenilenmesi ve hücre duvarlarının sağlam olmasına katkıda bulunur.
•Kandaki kolesterolü normale döndürür.
•Kan damarlarının gerginleşmesini ve dolaşım hızını tanzim ederek tıkanmayı önler.
•Tansiyonu düşürüp damar sertleşmesi ve kalp enfarktüsü riskini azaltır.
•Yaraların çabuk iyileşmesine, derinin pürüzsüz olmasına yardım eder.
İnsan vücudu, doymamış yağ asitlerini üretemediği için, dışarıdan almaya mecburdur. Bir gram çörek otu yağı, bu açıdan günlük ihtiyacımızı karşılamaktadır.
Çörek otunun diğer tesirleri
•Çörek otundaki nigellon ve alfa-pinen gibi eterli yağlar, solunum borusunu genişletip kramp gidericidir. Ayrıca ifrazı geliştirip öksürüğü hafifletir. İltihap giderici, ağrı dindirici ve idrar söktürücüdür. Devamlı kullanımda kan şekerini düşürür.
•Çörek otundaki B1, B2 ve B6 vitaminleri, birçok enzimlerin üretiminde önem taşır. Zira bunlar, savunma ablukalarını yok eder ve boyun altı bezini; dolayısı ile savunma sistemini güçlendirir. Folasidi vitamini ise, kalp ve tansiyon hastalıklarının riskini azaltır. Bunun yanısıra hücre yenilenmesinde de lüzumlûdur.
• Beta karotin, A, E ve C vitamini, selen gibi antioksitler vücudun savunma sistemini güçlendirir. Selen, vücudun zehirli maddeleri atmasında yardımcı olur.
Çörek otunun faydaları:
Bu kadar mükemmel olarak yaratılan ve Efendimiz’in (a.s.m.) methine mazhar olan çörek otu, bütün bu özellikleri ile:
•Mikrop, virüs ve mantarlara karşı öldürücü tesire sahiptir.
•İfraz boşaltıcı ve solunum borusunu genişleticidir.
•Kan şekerini düşürür.
•Damar hastalıklarını önler.
•Hazmı kolaylaştırır.
•Vücuttaki zehirleri süzerek atar.
•İdrar söktürücü özelliği ile safraya iyi gelir.
•Yaraların çabuk iyileşmesini ve hücrelerin yenilenmesini hızlandırır.
•Alerjiyi önler.
•Savunma sistemini dengeler.
•Hormon sistemini ve ruh hâlini sağlamlaştırır.
Özel hallerde faydaları:
•Çörek otu, müzmin hastalıklarda şaşırtıcı iyileşmeler sağlar. Çocuklarda özellikle sinir ve deri hastalıklarına, astım ile alerjiye iyi gelir.
•Çörek otu ürünleri (yağ ve ezilmiş bal karışımlı) hamilelik devresindeki şikayetleri azaltır. Yan tesiri olmayıp, bu devredeki hanımlara ve bebeklerini ana sütüyle besleyenler için süt kalitesinin bebeğe daha yarayışlı olmasını sağlar.
•Egzamalı deriye sık sık çörek otu yağı sürüldüğünde deri çabuk iyileşir. Yine deri hastalıklarında mikrop öldürücü tesirinden dolayı çok fayda verir.
Bazı Hastalıklarda Çörek Otu:
•Hazım zorluğu ve mide şişkinliklerinde çörek otu eskiden beri bilinmektedir.
•Hemoroide iyi gelir, çünkü damarları güçlendirir ve kan dolaşımını hızlandırır.
•Romatizma, şeker hastalığı ve kolesterolün yükselmesi gibi metabolizma hastalıklarına faydalıdır.
•İktidarsızlık ve kısırlıkta yine yarar verici tesire sahiptir. Çünkü çörek otu, cinsî hormanları tanzim etmekte, bedenî ve ruhî olarak zindelik ve dinçlik vermektedir.
•Çörek otu yağı kadınlardaki ay hâli sancıları ve diş ağrılarına karşı yine başarıyla kullanılmaktadır.
Sağlıklı olmak için çörek otu kürü:
Tabii muhtevası ile savunma sistemine, metabolizma ve hormonlara iyi gelen çörek otu, vücudu toksin adı verilen zehirli maddelerden temizler, kan dolaşımını güçlendirir ve bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar. Cildi parlaklaştırır. Düzgün bir cilde, parlak saç ve gözlere sebep olur. Sağlıklı ve hayat dolu bir görünüm sağlar.
Çörek otu savunma (immun) sistemini güçlendirdiğinden, kanser, AIDS gibi çağın hastalıklarına karşı tavsiye edilmektedir. Yine tansiyon ve ateş düşürücü ve tabii antibiyotik tesirleriyle yaygın hastalıklara şifâ olmaktadır. Başta astım ve polen alerjisi olmak üzere alerjik hastalıklara, saç dökülmesine ve kepeğe karşı da tesirlidir.
Maren Franz’ın kitabından naklettiğimiz bu satırlar, çörek otunu “ölümden başka her derde deva” olarak tarif eden Peygamberimizin(a.s.m.) yüceliğini gözler önüne sermektedir. Çünkü Efendimiz(a.s.m.) çörek otunun daha yeni keşfedilen bu mucizevî özelliklerini asırlar öncesinden görmüş ve bunu da, kıyamete kadar gelecek olan insanların en iyi anlayacağı şekilde ifade etmiştir:
“ÇÖREK OTUNA KIYMET VERİN. ZİRA O ÖLÜMDEN BAŞKA HER DERDE ŞİFADIR”
DOLLY, klonlama ile doğan ilk canlı olarak dünyaya geldi. Bu koyun laboratuar ortamında babasız doğan ilk memeli canlıydı.
Dolly, bazılarının zannettiği gibi bilim adamlarının ‘yarattıkları’ bir canlı değildir. Çünkü bu işlem sırasında kullanılan bütün biyolojik maddeler; hücre, hücre çekirdeği, hücre zarı, mitokondri, DNA gibi canlılığın hayatî bütün parçaları, hazır bir şekilde bir canlıdan alınıp diğer canlıya nakledilmiştir. Bu, canlılığın cansız maddelerden ortaya çıkması değil, canlı bir varlığın canlılık özelliklerinin başka bir canlı varlığa teknolojik imkânlar kullanılarak aktarılmasıyla başka bir canlı üretilmesidir.
Klonlama prosedüründe, yetişkin bir koyunun memesinden alınan hücreler durgun faza ulaşıncaya kadar kültürde kalır ve büyümesi veya bölünmesi durdurulur. Kültürden bir hücre alınır ve başka bir koyundan alınan, çekirdeği çıkarılmış bir yumurtayla birleştirilir. Böylece ilk yetişkin koyunun genomunu, yani genetik materyallerinin toplamını taşıyan hücrenin çekirdeği ile yumurtanın genomunun değiştirilmesi sağlanır. Sonra yumurta laboratuvar ortamında gelişmeye başlar; ve gelişmenin normal olduğu anlaşıldıktan sonra, taşıyıcı olan anne koyunun rahmine aktarılır.
Uzun ve masraflı çalışmalardan sonra bu yolla 277 embriyo oluşturulabildi. Bunların da sadece 29’u taşıyıcı annelere nakledilecek normallikte gelişti. Bu 29 örnekten de sadece bir kuzu başarılı oldu: Dolly.
Görüldüğü gibi, Dolly gerçekte koyunun klonlanması ile meydana gelmiş değildir. Dolly, yetişkin bir hayvanın meme bezlerinden alınan bir hücreden türetilen ve yaşayabilen dölün adıdır. Buradan şu sonuç ortaya çıktı: materyal aynen kalmakta ve ilkiyle aynı başka bir organizma üretmek için kullanılabilmektedir.
Sonra insan klonlansa bile aynı varlık ortaya çıkmaz. Çünkü fert aslında tamamen genetik yapısıyla belirlenmez ve yetişkin bir insandaki her hücrenin genetik yapısı değişiktir. En başta, farklı hayat tecrübelerine sahip olacaklarından, klon ilk bireyin aynısı olmayacaktır. Kelimenin tam anlamıyla ‘klon’ olan tek yumurta ikizleri bile farklı kişiliklerdedir. Meselâ, beyin gelişimleri şahsî tecrübelerine göre farklılaşmaktadır.
Daha önemli bir başka prensip şu: Hiç kimse yetişkin organizmadan bir hücre alarak bir organizma klonlayamaz: DNA’daki bütün ‘baskı izlerini’ ve onu bir süt hücresi yapan bütün modifikasyonları (değişiklikleri) silerek; verilen DNA’yı değiştirip, onu gelişiminin başlangıcında yeni döllenmiş bir yumurta genomu olmaya uygun hâle getirerek, hücreye konulan çekirdeğin ‘gençleştirilmesinde’ ve ‘yeniden programlanmasında’ temel rol oynayan yumurta olmadan böyle birşey yapılamaz.
Sonra yetişkin organizmadaki hücrelerin genetik yapısı farklı farklıdır ve organizmanın geliştiği döllenmiş yumurtayla özdeş olması mümkün değildir.
Gerçekte Dolly macerası evcil hayvanlara ve laboratuvar hayvanlarına uygulanan geretik mühendisliğin rahatsızlık verici mahsulüdür. Bu teknoloji verimsizdir ve başarı oranı çok düşüktür. Dolly gibi karışık gen taşıyan birkaç hayvan elde edene kadar anormal birçok embriyo elenmektedir. Ortaya çıkan normal ve sağlıklı görünümlü birkaç hayvan ise, beklenenin aksine hastalıklı veya bozuk bünyelidir.
Dolly’nin akıbeti kopyalamanın acı sonunu göstermektedir. Dolly dur durak bilmeksizin yiyerek kendini sanki öldürmeye çalışmaktadır. Yaşıtlarından iki kat daha büyük olduğu halde yemeğe devam etmektedir ve anormal derecede şişman olmasının sebebi bilinmemektedir.
Üstelik kopyalanmış bu canlılarda gizli genetik kusurların varlığı görülmüştür. Dolly ise şişmanlık dışında arterite, yani atardamar iltihabına yakalanmıştır. Ayrıca dizinde ve sol kalçasında eklem iltihabı başlamıştır. Dolly erkenden yaşlanmıştır. Çünkü o sıfır yaşındaki sperm hücresinden değil yetişkin koyunun yaşlı meme hücresinden geliştirildiği için kendi yaşıtlarına göre çok hızlı yaşlanmaktadır. Daha 3 yaşında iken 6 yaşındaki bir koyunun yapısına sahiptir.
Evet, hayvan kopyalama çabalarının yüzde 98’i başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Başarı diye sunulan Dolly’nin akıbeti ise insanlığı düşündürmektedir.
Dosya konumuz Müslümanlar arası diyalog, son dönemde meydana gelen olayları takip ediyorsunuz, Irak üzerinde Şii- Sünni tartışması alevleniyor, İran yalnızlaşıyor, Müslümanlar arasında bir diyalogun zemini oluşmalıdır.
Öncelikle diyalogun zemini nasıl olmalıdır?
Öncelikle şunu söyleyeyim, Müslümanların birlikteliği sadece akli değil aynı zamanda şer’i bir zarurettir. “ İnnem-el muminune ihvetun”bir ayettir. Buradan hareketle Müslümanlar sadece kardeş olabilirler diyebiliriz. Dolayısıyla kardeş olmanın dışında herhangi bir durum vahyin dışladığı bir durumdur. Bir şer’i delil olarak, tüm vahiy ve Allah resulünün fiili sünneti Müslümanların kardeşliğinin asla ihmal edilemez öncelik olduğunu göstermeye yetmektedir. Akli olarak da Müslümanların birlikteliği müsellem bir hakikattir. Çünkü birliğin olmadığı yerde dirlik olmuyor. “Müslümanların dirliği neden yok?” diye bir sual tevcih edilirse çünkü birliği yok, birliği olmayanın dirliği olmaz. Aslında Müslümanlar şu anda birliklerini kaybettikleri için dirliğini, huzurunu, saadetini daha doğrusu yer altı yer üstü kaynaklarını, maddi manevi değerlerini kaybetmiş durumdalar. Bakın, dünyada kaybolmuş Müslüman nesiller nerede varsa orada birlik kuramadıklarından kayboluyorlar. Onun için Müslümanların mabedine Cami deniliyor. Birliği temsilen birliğin mekanına Cami, Müslümanları toplayan ibadete Cuma, Müslümanların topluluğuna da cemaat deniliyor. Yani Cuma’nın farz olması demek aslında cemaatin farz olması demektir. Dolayısıyla birlik farzdır. Fıkhen, Kur’an’dan yola çıkarak konuşmak gerekirse; birliğin farz olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü Cuma farzdır. Bu kadar açık ve nettir. Bu birliğin zemini ne olmalıdır? Bir kere Müslümanlar arasında bir birlik oluşacaksa birliğin zemini yerellik, bölgesel değerler olamaz, kavmi değerler olamadığı gibi geleneksel İslami kültür de olamaz. Çünkü geleneksel İslami kültür dediğimiz şey yerel değerlerden yola çıkarak sonradan “oluşmuş” şeylerdir. O zaman ne olacak? Yorumlar olamaz, farklı çizgiler olamaz. Yorumlardan herhangi birini diğerine üstün tutmamız için bir nedenimiz yoktur. Bunlar asabiyete girer. Bu saydığım şeyleri birlik için temel ittihaz etmek asabiyettir. “Men da’a ila asabiyetin feleyse minna” ‘kim asabiyete çağırıyorsa o bizden değildir’. Asabiyete götüren bizden değildir, neden? Çünkü, parçalar. Parçalayan bizden değildir aslında. Bütünü parçalayan, cemaati parçalayan bizden değildir. Cemaatten bahsederken İslam cemaatini, büyük aileyi, Kur’an’ın söylediği anlamda kast ediyorum. Toparlayacak olursak, zemin ne olmalıdır sorusuna İslam’ın sabiteleri olmalıdır cevabını verebiliriz. Yani temelde vahyin kendisi olmalıdır. Müslüman’ın tasavvurunu, şahsiyetini, aklını ve hayatını inşa eden bir numaralı kaynak olan vahiy olmalıdır. Eğer bizler vahiy etrafında da birleşemezsek hiçbir şey etrafında birleşemeyiz. Zaten vahyi merkez olarak kabul etmeyene Müslüman denmez. Resulullah vefat ettiğine göre şu anda hayatın içinde yaşayan şey nedir? Resulullah’tan geriye bize kalan ve yaşamaya devam eden vahyin kendisidir. Bu manada sünnet de aslında vahiydir. Dolayısıyla vahiy etrafında birleşemezsek hiçbir şey etrafında birleşemeyiz. Onun için Müslümanları birliğe çağıran herkesin öncelikle vahye çağırması gerekiyor. Kur’an sadece bir tane olduğundan vahyin ayrılık getireceğinden bahsetmek mümkün değildir. Mezhebe çağırsanız birden fazla, mektebe çağırsanız birden fazla, yoruma çağırsanız birden fazla, tarikata çağırsanız birden fazla, hatta bilgi sistemlerine çağırsanızbirden fazla; irfan bilgi sistemi, beyan bilgi sistemi, burhan bilgi sistemi bunlar da farklı farklı. Hocaya da, alime de çağırsanız bir sürü alim, hoca var. Bütün bunlara çağırdığımızda aslında bütünleştirmiş olmayız. O zaman neye çağırırsak bir oluruz, “Bir”e çağırırsak bir oluruz. Vahye çağırmak Allah’a çağırmaktır. Onun için Kur’an açıkça söylüyor: “Ve men ehsenu kavlen mimmen da’a ilallahive amile salihen ve kale inneli minel muslimin” ‘Allah’a davet edenden Salih amel işleyenden, yani bu davetini davranışlarla pekiştirenden ve ben kayıtsız şartsız Müslüman oldum diyenden daha güzel sözlü kim olabilir’. Bu ayet adeta şiarımız olmalıdır. Aslında, kime çağırmamız gerektiğini bize söylüyor. Allah’a çağırmak; Allah’a çağırmak vahye çağırmaktır. Onun için vahye çağrı hem Allah’a çağrı hem peygambere ve sünnetine çağrı, hem peygamberlerin yoluna çağrı, hem hakikate çağrı, hem de insanın özüne, selim akla ve fıtrata çağrıdır. Dolayısıyla, birliğin teorik zemini vahiy olmalıdır. Peki, pratik zemini ne olmalıdır? Pratik zemin ise sünnetü’l ameliye dediğimiz Allah resulünün hayata dönüştürdüğü vahiy olmalıdır. Vahyin yaşanmış hayat olarak bize bıraktığı o sünnetü’l ameliye olmalıdır. Allah resulünün miras bıraktığı hayatHz. Aişe’nin onun ahlakı Kur’an’dı dediği ahlak olmalıdır. Kur’an’ın övdüğü ve muhteşem dediği “inneke ala hulukul azim” dediği o muhteşem ahlak olmalıdır. O zaman birliğin iki kaynağı vardır. Birinci kaynağı Kur’an ki bu temel kaynaktır. İkincisi ise Kur’an’ın üzerine inşa edilen, yükselen, pratikte yaşayan sünnettir. Aslında bu iki kaynak değil tek kaynaktan neşet eden fiil ve davranıştır. Nasıl ki insan davranışları insan aklından neşet ediyorsa insanda akıl olmalıdır Kur’an, vahiy ki bu vahiyden neşet eden davranış olsun. Dolayısıyla bu temelde birleşemezsek hiçbir temelde birleşemeyiz. Çünkü şu anda büyük İslam ailesinin en temel kaynağı vahiydir.
Müslümanların fiili olarak içinde bulunduğu hal, değişik mezhepler, tarikatlar ve cemaatler, bunların birbirleriyle uzlaşmaları için fiili olarak hangi ilkelere ihtiyaç duyulmaktadır?
Değillemeler, ispatlar ve nef’iler bu ilkeler arasında olmalıdır. Bu yüzden isbatlı ve nef’ili konuşmak durumundayım.
1-Birbirleri arasındaki konuşma önceliğini ihtilaflı meselelere kesinlikle vermemeleri lazım. Bir araya gelince ihtilaflı meseleleri değil ittifakları konuşmaları gerekmektedir. Bu çok mühim olduğu gibi aynı zamanda ahlakidir de.
2-Müslümanlar buluştuklarında Müslümanların bu konudaki şaşmaz, mutlaka olması gereken ilkeleri, birbirleriyle paylaşım içinde olmaları gerektiğinin taktik veya stratejik bir mevzu değil konsept olduğudur. Bunun paradigmadan kaynaklanan bir zorunluluk olduğuna inanmaları lazım gelmektedir. Bugün Müslümanlar bunun taktik bir mevzu olduğunu düşünüyor. Taktik mevzu ortam ve şartlara göre değişebilir. Ama paradigma değişmez. Müslümanların birbirleriyle yüreklerini, sevgilerini, dostluklarını paylaşmaları taktik bir mevzu değildir. Taktik mevzu Müslüman’ın kafir ile paylaşımıdır. Müslüman’ın kafir ile ilişki biçimi bugün Müslüman’ın Müslüman’la ilişki biçimine dönüşüyor. Müslüman’ın paylaşması gereken değerlerini paylaşma ahlakı taktik ve de stratejik bir konu olamaz. Taktiğe de stratejiye de feda edilemez. Konseptir, yani olmazsa olmazımızdır.
3-Müslümanlar birbirlerinin bir tek tırnağını feda etmeme konusunda yeminli olmalıdır. Yani dostlarıyla dalaşanlar düşmanlarıyla savaşamaz. Düşmanlarıyla savaşanlarsa dostlarıyla dalaşamazlar. Bu bir ilkedir. Dünya alem birleşse Müslüman Müslüman’ın bir tek tırnağını vermemelidir. Bu da aslında dördüncü ilkeyi getiriyor.
4-Kardeşlikte taassup sahibi olmalıyız. Tek taassubumuz kardeşlik olmalıdır. Nedir kardeşlikte taassup? O benim kardeşim ve bunu Allah yazdı. Bunu söyledikten sonra beşinci ilke de ortaya çıkıyor.
5-Müslümanlar birbirlerinin hatalarına dürbünün büyüten tarafıyla değil küçülten tarafıyla bakmalıdır. Yani, iman Ağrı Dağı ise hata çakıl taşı olmalıdır. Hiçbir çakıl taşı Ağrı Dağı’ndan büyük olamadığı gibi hiçbir hata da imandan büyük olamaz. Bu ilke olmalıdır. Dolayısıyla da hiçbir hata için de Müslüman feda edilemez.
6-Dahası, ki bu da çok önemli, yine değilleme ilkesinden yola çıkacağım, birliği temin için gelenekten gelen bazı değerlerin yok olmasını istememeli, beklememeli ve ummamalıdır. Mezhebinizi yok sayın gibi bir taleple birliğe gelinmemelidir. Böyle bir istek olmayacak, gerçekleşmeyecek bir şeydir. Bunu yaptığınızda daha baştan rezerv koymuş olursunuz. Siz siz olarak geleceksiniz biz de biz olarak geleceğiz. Siz kendi usulünüzü tatbik edin, ancak bu bizim birliğimize mani olmasın. Bunun için de gerçekçi olmak gerekmektedir. Siz siz olmaktan çıkıp biz olun demek ne diyalog ne de birlikteliktir. Bu birleşmekten öte ilhak etme arzusudur. İlhak bir tür işgaldir. Bu doğru değil ve diyaloga geçmek için böyle bir başlangıç yapılamaz. Bundan dolayıdır ki tali bir takım unsurları İslami birleşmenin önünde engel olarak görmemek lazımdır. Diğer yandan geleneksel, tarihi, mezhep, meşrep, mektep gibi bir takım unsurları da birleşme adına ilhak edemezsiniz. Bu ilkeler etrafında birliğin gerçekleşebileceğini düşünüyorum.
ABD yine şeytanlığa soyunmuş. Guantanamo laboratuarında elde ettiği sonuçlardan yola çıkarak, Kur’an’ın Müslüman’ın şahsiyeti üzerinde ne denli temel bir kurucu unsur olduğunu keşfetmiş olmalı. Esirlere, yarı çıplak kadın sorgucu göndermek suretiyle onları taciz etmeyi düşünecek kadar cin fikirli ABD, sonunda “seküler/laik tefsir” yazdırmaya karar vermiş.
ABD bunun için 20 ülkenin istihbarat uzmanlarını bir araya getiriyor. 4-7 Mart 2007 tarihinde Florida’nın Sen Petersburg Hilton Oteli’nde toplanıyorlar. İstihbaratçı uzmanlar yalnız değil. Onlarla beraber kendilerine “laik Müslümanlar” adını veren bir gurup “beyaz casus” da var. Aynı gün aynı yerde toplanan bu güruhun içerisinde, Hollanda’yı birbirine katan ve İslam’a yapmadığı iftirayı bırakmayan Afrika asıllı devşirme Ayan Hirsi Ali de var.
ABD’liler niçin zahmet etmişler. Ne lüzum vardı ki bu kadar zahmete. Bizimkilerden “İslam’ı laikleştirme projesi” talep etseler, bizimkiler sevabına gönderirlerdi. Hatta belki üstüne para bile verirlerdi.
Doğrusu “laik tefsir” bizim militan laiklerin bile düşünemediği bir şey. Bir zihin jimnastiği yapayım dedim, işin içinden çıkamadım. Farzı muhal laik tefsir diye nevzuhur bir şey olacak olsa nasıl olur? Epey kafa yordum, bir kaba kurtaramadım. Beyaz casusların işi hayli zor göründü bana.
Mesela “kafir-mümin” ayrımını nasıl halledecekler? “Ey iman edenler!” hitabını, söz gelimi parantez açıp “Ey (laikliğe) iman edenler!” diye değiştirmeyi düşünürler mi? Mesela “Kafirler ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert ol!” ayetini nasıl hallederler? Dahası “O gökte de ilah olandır yerde de ilah olandır” ayeti, laikliği kökünden söküp mahkum ediyor. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen” kimselerin kâfirliğinden, zalimliğinden ve fasıklığından söz eden Maide 44, 45 ve 47 ayetleri ne ederler acep?
Mesela, tüm laik söylemleri mahkum eden şu ayet: “Kulle yevmin huve fi şe’n: O her an hayata müdahildir”. Bunu Kur’an’dan silmeyi mi düşünüyorlar?
Bence bu “iyi haber” olarak bile değerlendirilebilir. Neden derseniz, Kur’an’ın metnini tahrif edemeyeceklerini akılları kesmiş olmalı da, ondan. Zira aynı ülke geçtiğimiz yıllarda “Gerçek Furkan” diye piyasaya kendi adamlarına yazdırdığı bir sahte Kur’an sürdü. Demek ki o proje tutmadı. Bu yeni proje bunun göstergesi.
Ve bu da yeni oryantalizmin son numarası oluyor. Eski oryantalizm eski sömürgeciliğin keşif koluydu, yeni oryantalizm de yeni sömürgeciliğin keşif kolu. Yeni sömürgecimiz Amerikan imparatorluğu, sömürüsüne karşı direnenlerin güçlerini nereden aldığına dair sondaj yapmış olmalı. Eminim ki her seferinde gele gele iş Kur’an’a gelip dayanmaktadır.
Doğrudur. Kur’an antiemperyalisttir. Zira Kur’an adaleti emreder, emperyalizm ise sömürü ve zulmü emreder. Kur’an’a göre servet emanettir. Kur’an’ın öngördüğü servet ahlakı, paylaşma ahlakıdır. Emperyalizm vahşi kapitalizmin sütkardeşidir. Vahşi kapitalizm ise servete tapınır.
Bana sorarsanız Amerikalıların hiç şansı yok. Onların şimdilerde düşündüğünü, emperyalist selefleri olan İngilizler Hindistan’da bundan yüz-yüz elli yıl önce düşünmüşlerdi. Bunun için okullar kurdular, âlimler devşirdiler. Hatta Kadiyanilik gibi sahte din icat ettiler. Kadıyanilik’in kurucusu Kur’an’dakicihad ayetlerinin hükmünün kalktığını, yani “mensuh” olduğunu ilan etti. Kendisine, klasik nesh teorisinden destek de buldu. Değil mi ki tarihimizde, bir tek “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla güzellikle mücadele et” ayetinin kendisinden önce nazil olmuş 100’ü aşkın cihad ayetini neshettiğini söyleyen alimlerimiz çıkabilmişti. Ahmet Kadıyani’ye ne diyeceksin?
Aynı şeyi yine İngilizler İran’da denediler. Taşeron olarak kullandıkları Bahailer’e destek verdiler. Bahailer ortaya çıktığında ilk işleri cihad ayetlerinin “neshedilmiş” olduğunu söylemek oldu. İkinci işleri de tesettürün neshedildiği söylemek. Kurratu’l-Ayn lakaplı bir Bahai kadın, sahnede törenle tesettürünü çıkardı. Bu İslam dünyasında ilk defa yaşanan bir hadise oldu.
Fransız edebiyatçının Abdullah Cevdet’e dediği lafı hatırlamanın tam sırası: “Kur’an’ı kapa, kadınları aç.”
Bizde bir asra yakın zamandır olan bitenin özeti Fransız gâvurunun söylediği bu sözden başkası değildi. Kur’an’ı kapatacak, kadınları açacaktık. Bunun için neler yapıldığını söylemeye gerek yok. Sonuç mu? Bence bu kadar bedel ödeyen ve ödetenler açısından bu proje fiyaskoyla neticenmiş sayılmalıdır.
Şimdi çıkmış birileri “Kur’an’ı kapatamadık, bari yorumunu laikleştirelim” diyorlar. Bunun anlamı şu: metnini tahrif edemedik, bari manasını tahrif edelim.
İyi de, tahrif edilmiş manayı kime satacaklar? “Bitli baklanın kör alıcısı olur” diyeceksiniz. İyi de, o tipler yeni çıkmadı ki, başından beri var. Kur’an onları zaten faş etmiş: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: dönemezler” diyor. Samimi mümin, Allah’ın nuruyla bakar. Allah’ın nuruyla bakan yoruma değil, hayata, yani yaşantıya bakar. Hayatında Kur’an yoksa, ağzıyla kuş tutsa sözünü dinletemez. Elbet, her cinsten olduğu gibi bu cinsten de bir avuç çıkar. Klavuzu karga olana söylenecek bellidir.
‘Kimlik sınavı’ndan ateşle sınanarak geçen İbrahim, ‘kişilik sınavı’nı da “kurban”la verip, özbenliğine ve onun işaret ettiği Mutlak Hakikat’e takarrubu (yaklaşması) üzerine, göklerin tebriğini işte bu şekilde alıyordu.
İbrahim, kendisini ciddiye almanın öbür adıydı. Kendisini ciddiye aldığı için, inancını ve inkarını, “evet”ini ve “hayır”ını, kabulünü ve reddini ciddiye aldı. Bu ciddiye alış sayesinde, “parmak ayı gösterirken parmağa değil, parmağın gösterdiği istikamete bakmayı” becerdi. Güneşe, aya ve yıldızlara takılmadı; onları hakikat yürüyüşünde bir işaret taşı olarak kullandı.
Kişinin kendisini ciddiye alması, hayatı ciddiye almasıdır. Hayatın anlamını kavrayamayan ve ona anlam veremeyen; “anlamsız” bir hayatı nasıl ciddiye alsın? Hayatını anlamlandıranın yalnız hayatı değil, düşleri, hülyaları, umutları ve duaları da ciddiye alınmayı hakeder. İşte İbrahim, hayatı ciddiye aldığı için rüyasını, hülyasını, duasını da ciddiye aldı. Kendisini ciddiye alanları Allah da ciddiye alırdı. Bu nedenle İbrahim’in rüyası, hülyası ve duası gökler katında ciddiye alındı; sonucu o ciddiyetle değerlendirildi. Bu ciddiyet, İbrahim’in gökkubbeye saldığı çığlığın 4000 yıl sonra dahi burada/şimdi gibi yankılanmasından anlaşılmıyor mu?
Nemrud’un ateşine odun taşıyanların yüzünü kararttığı bir dünyada, İbrahimî bir teslimiyete, İbrahimî bir dirence, İbrahimî bir adanışa, İbrahimî bir imana ne kadar da ihtiyacımız var.
Bayram onların bayramıdır; bayram kurbanların bayramıdır, kendi öz benliğine yanaşan, onunla buluşan, bilişen, tanışan ve sarışanların, sorumluluk şuuruna ulaşanların bayramıdır. Böylelerinin payına, kurban bayramlarında “et” değil “dert” düşer, elem düşer, ıstırap düşer. Çünkü onlar “he”nin ağladığını görmüşlerdir.
“He”nin ağladığını görenler
Zamanın ve mekanın, tarihin ve coğrafyanın gözlerini görenler “he”nin de gözlerini görürler. Sadece “sözlere” değil, yüzlere ve özlere de bakmayı becerenler, “he”nin gözlerine bakmayı da becerirler. İşte bu talihlilerden biri, Asaf Halet Çelebi “he”nin gözlerini görmüş; aşkına Bisütunları boyun eğdiren zamanın Ferhatlarına sesleniyor:
“vurma kazmayı
ferhaad
he’nin iki gözü iki çeşme
aaahhh
dağın içinde ne var ki
güm güm öter
ya senin içinde ne var
ferhaad”
Çelebi’nin he’nin ağladığını gören gözleri gerçek İbrahim’i de put kırarken görmüş. O, put yapımcılarına kızmıyor sadece, ‘sahte İbrahimlere’ de kızıyor:
“İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
...........
İbrahim
Gönlümü put sanıp da kıran kim”
Bayramlar gönülleri imar seferberliğidir
Elindeki baltayı “putların” yerine gönüllere vuranların ve kalpleri “put” niyetine kıranların elinden, öncelikle o baltaları almak gerek. Dahası, kırık gönülleri sarmak, dertli yüreklere derman, kırık kalplere merhem olmak gerek. Bir toplumda, gönülleri imar edecek olanlar, mamur bir gönül taşıma bahtiyarlığına erenlerdir.
Korkmayın çağın sahte tanrılarından; tüm ihtişamlarını korkunun krallığına borçlu olanların ekmeğine katık olmayın. Yığınların korkularından kendilerine iktidar çıkaranların geleceği olmaz. Aldanmayın onların sahte ihtişamına; onların ihtişamı Kur’an’ın ifadesiyle “giydirilmiş kalaslara”, İncil’in ifadesiyle “badanalı kabirlere” benzer.
Geleceği yeniden inşa edecek olanlar, kırık gönülleri ihya edecek olanlardır. Bayramlar bunun için bulunmaz fırsatlardır. Sabır ipliğini aşk iğnesine geçirip yırtılan umutları dikin. Toplumun tüm öksüzleri, yetimleri, yoksulları, açları, susuzları sizin doğal müttefikinizdir. Sadece Kurban bayramı dolayısıyla doyasıya et yüzü gören milyonların duygularını, halkın yoksulluğuyla ve acılarıyla dalga geçercesine hayvan muhabbetleri kurban bayramlarında depreşen yerli ‘fransızlar’ nasıl anlasın?
Düşünce mağdurlarının yattığı hapisaneler, hastaneler, çocuk yuvaları, huzurevleri, yoksul varoşlar sizden sorulur. Mezardaki ölülerini dahi bayramlarda unutmayacak kadar vefakâr olanların, mağdur, mahkum, mazlum, masum dirilerini unutması düşünülemez.
Nemrud’un ateşine odun taşıyanlara karşılık, İbrahim’e su taşıyanların bayramı zaten mübarektir.