KIRILGAN
bir çocuğum ben.
Yüreğim cam kırığı,
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı,
Saldırgan diyorlar bana.
Oysa kırılganım ben.
Gözyaşlarım mücevher,
Saklıyorum herkesten.
Ürküyorlar gözümdeki ateşten.
Ürküyorlar dilimdeki zehirden.
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
gözü kara cesaretimden.
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben,
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı,
Bir yanım buz sarayı.
Dosya konumuz Müslümanlar arası diyalog, son dönemde meydana gelen olayları takip ediyorsunuz, Irak üzerinde Şii- Sünni tartışması alevleniyor, İran yalnızlaşıyor, Müslümanlar arasında bir diyalogun zemini oluşmalıdır.
Öncelikle diyalogun zemini nasıl olmalıdır?
Öncelikle şunu söyleyeyim, Müslümanların birlikteliği sadece akli değil aynı zamanda şer’i bir zarurettir. “ İnnem-el muminune ihvetun”bir ayettir. Buradan hareketle Müslümanlar sadece kardeş olabilirler diyebiliriz. Dolayısıyla kardeş olmanın dışında herhangi bir durum vahyin dışladığı bir durumdur. Bir şer’i delil olarak, tüm vahiy ve Allah resulünün fiili sünneti Müslümanların kardeşliğinin asla ihmal edilemez öncelik olduğunu göstermeye yetmektedir. Akli olarak da Müslümanların birlikteliği müsellem bir hakikattir. Çünkü birliğin olmadığı yerde dirlik olmuyor. “Müslümanların dirliği neden yok?” diye bir sual tevcih edilirse çünkü birliği yok, birliği olmayanın dirliği olmaz. Aslında Müslümanlar şu anda birliklerini kaybettikleri için dirliğini, huzurunu, saadetini daha doğrusu yer altı yer üstü kaynaklarını, maddi manevi değerlerini kaybetmiş durumdalar. Bakın, dünyada kaybolmuş Müslüman nesiller nerede varsa orada birlik kuramadıklarından kayboluyorlar. Onun için Müslümanların mabedine Cami deniliyor. Birliği temsilen birliğin mekanına Cami, Müslümanları toplayan ibadete Cuma, Müslümanların topluluğuna da cemaat deniliyor. Yani Cuma’nın farz olması demek aslında cemaatin farz olması demektir. Dolayısıyla birlik farzdır. Fıkhen, Kur’an’dan yola çıkarak konuşmak gerekirse; birliğin farz olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü Cuma farzdır. Bu kadar açık ve nettir. Bu birliğin zemini ne olmalıdır? Bir kere Müslümanlar arasında bir birlik oluşacaksa birliğin zemini yerellik, bölgesel değerler olamaz, kavmi değerler olamadığı gibi geleneksel İslami kültür de olamaz. Çünkü geleneksel İslami kültür dediğimiz şey yerel değerlerden yola çıkarak sonradan “oluşmuş” şeylerdir. O zaman ne olacak? Yorumlar olamaz, farklı çizgiler olamaz. Yorumlardan herhangi birini diğerine üstün tutmamız için bir nedenimiz yoktur. Bunlar asabiyete girer. Bu saydığım şeyleri birlik için temel ittihaz etmek asabiyettir. “Men da’a ila asabiyetin feleyse minna” ‘kim asabiyete çağırıyorsa o bizden değildir’. Asabiyete götüren bizden değildir, neden? Çünkü, parçalar. Parçalayan bizden değildir aslında. Bütünü parçalayan, cemaati parçalayan bizden değildir. Cemaatten bahsederken İslam cemaatini, büyük aileyi, Kur’an’ın söylediği anlamda kast ediyorum. Toparlayacak olursak, zemin ne olmalıdır sorusuna İslam’ın sabiteleri olmalıdır cevabını verebiliriz. Yani temelde vahyin kendisi olmalıdır. Müslüman’ın tasavvurunu, şahsiyetini, aklını ve hayatını inşa eden bir numaralı kaynak olan vahiy olmalıdır. Eğer bizler vahiy etrafında da birleşemezsek hiçbir şey etrafında birleşemeyiz. Zaten vahyi merkez olarak kabul etmeyene Müslüman denmez. Resulullah vefat ettiğine göre şu anda hayatın içinde yaşayan şey nedir? Resulullah’tan geriye bize kalan ve yaşamaya devam eden vahyin kendisidir. Bu manada sünnet de aslında vahiydir. Dolayısıyla vahiy etrafında birleşemezsek hiçbir şey etrafında birleşemeyiz. Onun için Müslümanları birliğe çağıran herkesin öncelikle vahye çağırması gerekiyor. Kur’an sadece bir tane olduğundan vahyin ayrılık getireceğinden bahsetmek mümkün değildir. Mezhebe çağırsanız birden fazla, mektebe çağırsanız birden fazla, yoruma çağırsanız birden fazla, tarikata çağırsanız birden fazla, hatta bilgi sistemlerine çağırsanızbirden fazla; irfan bilgi sistemi, beyan bilgi sistemi, burhan bilgi sistemi bunlar da farklı farklı. Hocaya da, alime de çağırsanız bir sürü alim, hoca var. Bütün bunlara çağırdığımızda aslında bütünleştirmiş olmayız. O zaman neye çağırırsak bir oluruz, “Bir”e çağırırsak bir oluruz. Vahye çağırmak Allah’a çağırmaktır. Onun için Kur’an açıkça söylüyor: “Ve men ehsenu kavlen mimmen da’a ilallahive amile salihen ve kale inneli minel muslimin” ‘Allah’a davet edenden Salih amel işleyenden, yani bu davetini davranışlarla pekiştirenden ve ben kayıtsız şartsız Müslüman oldum diyenden daha güzel sözlü kim olabilir’. Bu ayet adeta şiarımız olmalıdır. Aslında, kime çağırmamız gerektiğini bize söylüyor. Allah’a çağırmak; Allah’a çağırmak vahye çağırmaktır. Onun için vahye çağrı hem Allah’a çağrı hem peygambere ve sünnetine çağrı, hem peygamberlerin yoluna çağrı, hem hakikate çağrı, hem de insanın özüne, selim akla ve fıtrata çağrıdır. Dolayısıyla, birliğin teorik zemini vahiy olmalıdır. Peki, pratik zemini ne olmalıdır? Pratik zemin ise sünnetü’l ameliye dediğimiz Allah resulünün hayata dönüştürdüğü vahiy olmalıdır. Vahyin yaşanmış hayat olarak bize bıraktığı o sünnetü’l ameliye olmalıdır. Allah resulünün miras bıraktığı hayatHz. Aişe’nin onun ahlakı Kur’an’dı dediği ahlak olmalıdır. Kur’an’ın övdüğü ve muhteşem dediği “inneke ala hulukul azim” dediği o muhteşem ahlak olmalıdır. O zaman birliğin iki kaynağı vardır. Birinci kaynağı Kur’an ki bu temel kaynaktır. İkincisi ise Kur’an’ın üzerine inşa edilen, yükselen, pratikte yaşayan sünnettir. Aslında bu iki kaynak değil tek kaynaktan neşet eden fiil ve davranıştır. Nasıl ki insan davranışları insan aklından neşet ediyorsa insanda akıl olmalıdır Kur’an, vahiy ki bu vahiyden neşet eden davranış olsun. Dolayısıyla bu temelde birleşemezsek hiçbir temelde birleşemeyiz. Çünkü şu anda büyük İslam ailesinin en temel kaynağı vahiydir.
Müslümanların fiili olarak içinde bulunduğu hal, değişik mezhepler, tarikatlar ve cemaatler, bunların birbirleriyle uzlaşmaları için fiili olarak hangi ilkelere ihtiyaç duyulmaktadır?
Değillemeler, ispatlar ve nef’iler bu ilkeler arasında olmalıdır. Bu yüzden isbatlı ve nef’ili konuşmak durumundayım.
1-Birbirleri arasındaki konuşma önceliğini ihtilaflı meselelere kesinlikle vermemeleri lazım. Bir araya gelince ihtilaflı meseleleri değil ittifakları konuşmaları gerekmektedir. Bu çok mühim olduğu gibi aynı zamanda ahlakidir de.
2-Müslümanlar buluştuklarında Müslümanların bu konudaki şaşmaz, mutlaka olması gereken ilkeleri, birbirleriyle paylaşım içinde olmaları gerektiğinin taktik veya stratejik bir mevzu değil konsept olduğudur. Bunun paradigmadan kaynaklanan bir zorunluluk olduğuna inanmaları lazım gelmektedir. Bugün Müslümanlar bunun taktik bir mevzu olduğunu düşünüyor. Taktik mevzu ortam ve şartlara göre değişebilir. Ama paradigma değişmez. Müslümanların birbirleriyle yüreklerini, sevgilerini, dostluklarını paylaşmaları taktik bir mevzu değildir. Taktik mevzu Müslüman’ın kafir ile paylaşımıdır. Müslüman’ın kafir ile ilişki biçimi bugün Müslüman’ın Müslüman’la ilişki biçimine dönüşüyor. Müslüman’ın paylaşması gereken değerlerini paylaşma ahlakı taktik ve de stratejik bir konu olamaz. Taktiğe de stratejiye de feda edilemez. Konseptir, yani olmazsa olmazımızdır.
3-Müslümanlar birbirlerinin bir tek tırnağını feda etmeme konusunda yeminli olmalıdır. Yani dostlarıyla dalaşanlar düşmanlarıyla savaşamaz. Düşmanlarıyla savaşanlarsa dostlarıyla dalaşamazlar. Bu bir ilkedir. Dünya alem birleşse Müslüman Müslüman’ın bir tek tırnağını vermemelidir. Bu da aslında dördüncü ilkeyi getiriyor.
4-Kardeşlikte taassup sahibi olmalıyız. Tek taassubumuz kardeşlik olmalıdır. Nedir kardeşlikte taassup? O benim kardeşim ve bunu Allah yazdı. Bunu söyledikten sonra beşinci ilke de ortaya çıkıyor.
5-Müslümanlar birbirlerinin hatalarına dürbünün büyüten tarafıyla değil küçülten tarafıyla bakmalıdır. Yani, iman Ağrı Dağı ise hata çakıl taşı olmalıdır. Hiçbir çakıl taşı Ağrı Dağı’ndan büyük olamadığı gibi hiçbir hata da imandan büyük olamaz. Bu ilke olmalıdır. Dolayısıyla da hiçbir hata için de Müslüman feda edilemez.
6-Dahası, ki bu da çok önemli, yine değilleme ilkesinden yola çıkacağım, birliği temin için gelenekten gelen bazı değerlerin yok olmasını istememeli, beklememeli ve ummamalıdır. Mezhebinizi yok sayın gibi bir taleple birliğe gelinmemelidir. Böyle bir istek olmayacak, gerçekleşmeyecek bir şeydir. Bunu yaptığınızda daha baştan rezerv koymuş olursunuz. Siz siz olarak geleceksiniz biz de biz olarak geleceğiz. Siz kendi usulünüzü tatbik edin, ancak bu bizim birliğimize mani olmasın. Bunun için de gerçekçi olmak gerekmektedir. Siz siz olmaktan çıkıp biz olun demek ne diyalog ne de birlikteliktir. Bu birleşmekten öte ilhak etme arzusudur. İlhak bir tür işgaldir. Bu doğru değil ve diyaloga geçmek için böyle bir başlangıç yapılamaz. Bundan dolayıdır ki tali bir takım unsurları İslami birleşmenin önünde engel olarak görmemek lazımdır. Diğer yandan geleneksel, tarihi, mezhep, meşrep, mektep gibi bir takım unsurları da birleşme adına ilhak edemezsiniz. Bu ilkeler etrafında birliğin gerçekleşebileceğini düşünüyorum.
ABD yine şeytanlığa soyunmuş. Guantanamo laboratuarında elde ettiği sonuçlardan yola çıkarak, Kur’an’ın Müslüman’ın şahsiyeti üzerinde ne denli temel bir kurucu unsur olduğunu keşfetmiş olmalı. Esirlere, yarı çıplak kadın sorgucu göndermek suretiyle onları taciz etmeyi düşünecek kadar cin fikirli ABD, sonunda “seküler/laik tefsir” yazdırmaya karar vermiş.
ABD bunun için 20 ülkenin istihbarat uzmanlarını bir araya getiriyor. 4-7 Mart 2007 tarihinde Florida’nın Sen Petersburg Hilton Oteli’nde toplanıyorlar. İstihbaratçı uzmanlar yalnız değil. Onlarla beraber kendilerine “laik Müslümanlar” adını veren bir gurup “beyaz casus” da var. Aynı gün aynı yerde toplanan bu güruhun içerisinde, Hollanda’yı birbirine katan ve İslam’a yapmadığı iftirayı bırakmayan Afrika asıllı devşirme Ayan Hirsi Ali de var.
ABD’liler niçin zahmet etmişler. Ne lüzum vardı ki bu kadar zahmete. Bizimkilerden “İslam’ı laikleştirme projesi” talep etseler, bizimkiler sevabına gönderirlerdi. Hatta belki üstüne para bile verirlerdi.
Doğrusu “laik tefsir” bizim militan laiklerin bile düşünemediği bir şey. Bir zihin jimnastiği yapayım dedim, işin içinden çıkamadım. Farzı muhal laik tefsir diye nevzuhur bir şey olacak olsa nasıl olur? Epey kafa yordum, bir kaba kurtaramadım. Beyaz casusların işi hayli zor göründü bana.
Mesela “kafir-mümin” ayrımını nasıl halledecekler? “Ey iman edenler!” hitabını, söz gelimi parantez açıp “Ey (laikliğe) iman edenler!” diye değiştirmeyi düşünürler mi? Mesela “Kafirler ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert ol!” ayetini nasıl hallederler? Dahası “O gökte de ilah olandır yerde de ilah olandır” ayeti, laikliği kökünden söküp mahkum ediyor. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen” kimselerin kâfirliğinden, zalimliğinden ve fasıklığından söz eden Maide 44, 45 ve 47 ayetleri ne ederler acep?
Mesela, tüm laik söylemleri mahkum eden şu ayet: “Kulle yevmin huve fi şe’n: O her an hayata müdahildir”. Bunu Kur’an’dan silmeyi mi düşünüyorlar?
Bence bu “iyi haber” olarak bile değerlendirilebilir. Neden derseniz, Kur’an’ın metnini tahrif edemeyeceklerini akılları kesmiş olmalı da, ondan. Zira aynı ülke geçtiğimiz yıllarda “Gerçek Furkan” diye piyasaya kendi adamlarına yazdırdığı bir sahte Kur’an sürdü. Demek ki o proje tutmadı. Bu yeni proje bunun göstergesi.
Ve bu da yeni oryantalizmin son numarası oluyor. Eski oryantalizm eski sömürgeciliğin keşif koluydu, yeni oryantalizm de yeni sömürgeciliğin keşif kolu. Yeni sömürgecimiz Amerikan imparatorluğu, sömürüsüne karşı direnenlerin güçlerini nereden aldığına dair sondaj yapmış olmalı. Eminim ki her seferinde gele gele iş Kur’an’a gelip dayanmaktadır.
Doğrudur. Kur’an antiemperyalisttir. Zira Kur’an adaleti emreder, emperyalizm ise sömürü ve zulmü emreder. Kur’an’a göre servet emanettir. Kur’an’ın öngördüğü servet ahlakı, paylaşma ahlakıdır. Emperyalizm vahşi kapitalizmin sütkardeşidir. Vahşi kapitalizm ise servete tapınır.
Bana sorarsanız Amerikalıların hiç şansı yok. Onların şimdilerde düşündüğünü, emperyalist selefleri olan İngilizler Hindistan’da bundan yüz-yüz elli yıl önce düşünmüşlerdi. Bunun için okullar kurdular, âlimler devşirdiler. Hatta Kadiyanilik gibi sahte din icat ettiler. Kadıyanilik’in kurucusu Kur’an’dakicihad ayetlerinin hükmünün kalktığını, yani “mensuh” olduğunu ilan etti. Kendisine, klasik nesh teorisinden destek de buldu. Değil mi ki tarihimizde, bir tek “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla güzellikle mücadele et” ayetinin kendisinden önce nazil olmuş 100’ü aşkın cihad ayetini neshettiğini söyleyen alimlerimiz çıkabilmişti. Ahmet Kadıyani’ye ne diyeceksin?
Aynı şeyi yine İngilizler İran’da denediler. Taşeron olarak kullandıkları Bahailer’e destek verdiler. Bahailer ortaya çıktığında ilk işleri cihad ayetlerinin “neshedilmiş” olduğunu söylemek oldu. İkinci işleri de tesettürün neshedildiği söylemek. Kurratu’l-Ayn lakaplı bir Bahai kadın, sahnede törenle tesettürünü çıkardı. Bu İslam dünyasında ilk defa yaşanan bir hadise oldu.
Fransız edebiyatçının Abdullah Cevdet’e dediği lafı hatırlamanın tam sırası: “Kur’an’ı kapa, kadınları aç.”
Bizde bir asra yakın zamandır olan bitenin özeti Fransız gâvurunun söylediği bu sözden başkası değildi. Kur’an’ı kapatacak, kadınları açacaktık. Bunun için neler yapıldığını söylemeye gerek yok. Sonuç mu? Bence bu kadar bedel ödeyen ve ödetenler açısından bu proje fiyaskoyla neticenmiş sayılmalıdır.
Şimdi çıkmış birileri “Kur’an’ı kapatamadık, bari yorumunu laikleştirelim” diyorlar. Bunun anlamı şu: metnini tahrif edemedik, bari manasını tahrif edelim.
İyi de, tahrif edilmiş manayı kime satacaklar? “Bitli baklanın kör alıcısı olur” diyeceksiniz. İyi de, o tipler yeni çıkmadı ki, başından beri var. Kur’an onları zaten faş etmiş: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: dönemezler” diyor. Samimi mümin, Allah’ın nuruyla bakar. Allah’ın nuruyla bakan yoruma değil, hayata, yani yaşantıya bakar. Hayatında Kur’an yoksa, ağzıyla kuş tutsa sözünü dinletemez. Elbet, her cinsten olduğu gibi bu cinsten de bir avuç çıkar. Klavuzu karga olana söylenecek bellidir.
‘Kimlik sınavı’ndan ateşle sınanarak geçen İbrahim, ‘kişilik sınavı’nı da “kurban”la verip, özbenliğine ve onun işaret ettiği Mutlak Hakikat’e takarrubu (yaklaşması) üzerine, göklerin tebriğini işte bu şekilde alıyordu.
İbrahim, kendisini ciddiye almanın öbür adıydı. Kendisini ciddiye aldığı için, inancını ve inkarını, “evet”ini ve “hayır”ını, kabulünü ve reddini ciddiye aldı. Bu ciddiye alış sayesinde, “parmak ayı gösterirken parmağa değil, parmağın gösterdiği istikamete bakmayı” becerdi. Güneşe, aya ve yıldızlara takılmadı; onları hakikat yürüyüşünde bir işaret taşı olarak kullandı.
Kişinin kendisini ciddiye alması, hayatı ciddiye almasıdır. Hayatın anlamını kavrayamayan ve ona anlam veremeyen; “anlamsız” bir hayatı nasıl ciddiye alsın? Hayatını anlamlandıranın yalnız hayatı değil, düşleri, hülyaları, umutları ve duaları da ciddiye alınmayı hakeder. İşte İbrahim, hayatı ciddiye aldığı için rüyasını, hülyasını, duasını da ciddiye aldı. Kendisini ciddiye alanları Allah da ciddiye alırdı. Bu nedenle İbrahim’in rüyası, hülyası ve duası gökler katında ciddiye alındı; sonucu o ciddiyetle değerlendirildi. Bu ciddiyet, İbrahim’in gökkubbeye saldığı çığlığın 4000 yıl sonra dahi burada/şimdi gibi yankılanmasından anlaşılmıyor mu?
Nemrud’un ateşine odun taşıyanların yüzünü kararttığı bir dünyada, İbrahimî bir teslimiyete, İbrahimî bir dirence, İbrahimî bir adanışa, İbrahimî bir imana ne kadar da ihtiyacımız var.
Bayram onların bayramıdır; bayram kurbanların bayramıdır, kendi öz benliğine yanaşan, onunla buluşan, bilişen, tanışan ve sarışanların, sorumluluk şuuruna ulaşanların bayramıdır. Böylelerinin payına, kurban bayramlarında “et” değil “dert” düşer, elem düşer, ıstırap düşer. Çünkü onlar “he”nin ağladığını görmüşlerdir.
“He”nin ağladığını görenler
Zamanın ve mekanın, tarihin ve coğrafyanın gözlerini görenler “he”nin de gözlerini görürler. Sadece “sözlere” değil, yüzlere ve özlere de bakmayı becerenler, “he”nin gözlerine bakmayı da becerirler. İşte bu talihlilerden biri, Asaf Halet Çelebi “he”nin gözlerini görmüş; aşkına Bisütunları boyun eğdiren zamanın Ferhatlarına sesleniyor:
“vurma kazmayı
ferhaad
he’nin iki gözü iki çeşme
aaahhh
dağın içinde ne var ki
güm güm öter
ya senin içinde ne var
ferhaad”
Çelebi’nin he’nin ağladığını gören gözleri gerçek İbrahim’i de put kırarken görmüş. O, put yapımcılarına kızmıyor sadece, ‘sahte İbrahimlere’ de kızıyor:
“İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
...........
İbrahim
Gönlümü put sanıp da kıran kim”
Bayramlar gönülleri imar seferberliğidir
Elindeki baltayı “putların” yerine gönüllere vuranların ve kalpleri “put” niyetine kıranların elinden, öncelikle o baltaları almak gerek. Dahası, kırık gönülleri sarmak, dertli yüreklere derman, kırık kalplere merhem olmak gerek. Bir toplumda, gönülleri imar edecek olanlar, mamur bir gönül taşıma bahtiyarlığına erenlerdir.
Korkmayın çağın sahte tanrılarından; tüm ihtişamlarını korkunun krallığına borçlu olanların ekmeğine katık olmayın. Yığınların korkularından kendilerine iktidar çıkaranların geleceği olmaz. Aldanmayın onların sahte ihtişamına; onların ihtişamı Kur’an’ın ifadesiyle “giydirilmiş kalaslara”, İncil’in ifadesiyle “badanalı kabirlere” benzer.
Geleceği yeniden inşa edecek olanlar, kırık gönülleri ihya edecek olanlardır. Bayramlar bunun için bulunmaz fırsatlardır. Sabır ipliğini aşk iğnesine geçirip yırtılan umutları dikin. Toplumun tüm öksüzleri, yetimleri, yoksulları, açları, susuzları sizin doğal müttefikinizdir. Sadece Kurban bayramı dolayısıyla doyasıya et yüzü gören milyonların duygularını, halkın yoksulluğuyla ve acılarıyla dalga geçercesine hayvan muhabbetleri kurban bayramlarında depreşen yerli ‘fransızlar’ nasıl anlasın?
Düşünce mağdurlarının yattığı hapisaneler, hastaneler, çocuk yuvaları, huzurevleri, yoksul varoşlar sizden sorulur. Mezardaki ölülerini dahi bayramlarda unutmayacak kadar vefakâr olanların, mağdur, mahkum, mazlum, masum dirilerini unutması düşünülemez.
Nemrud’un ateşine odun taşıyanlara karşılık, İbrahim’e su taşıyanların bayramı zaten mübarektir.
Yetişkin iki ayrı cinsin bir arada bulunmasını normal karşılamayan bu millete önceleri şöyle deniliyordu:
“Kızlarla erkekler karışık okur/karışık olurlarsa, aralarında kardeşlik duyguları gelişir. Dolayısıyla birbirlerine cinsî hislerle, kötü niyetle yaklaşmazlar.”
Bunun doğru olmadığını, söyleyenler de bal gibi biliyorlardı ama o zaman böyle konuşmaları icap ediyordu. Gençlerin senli benli oldukları görülünce bu sefer de ağız değiştirip, “Gençler arkadaşlık ortamında birbirlerini yakından tanırlarsa, ilerde sıhhatli evlilikler olur” demeye başladılar.
Hani bilirsiniz, Temel ölmeden önce mezar taşına, şöyle yazdırmış: “Hastayım tetum inanmadinuz, hastayım tetum inanmadinuz. Şimdi ne oldi?”
12. MADDEYE NE OLDU?
Baştan ileriyi görenler “Kız-erkek karma eğitim olmaz” diyenler “Zararlıdır” dedi, ama bunda ısrar edildi. Peki, şimdi okullar ve yetiştirme yurtları ne halde? Temel’in dediği gibi, “şimdi ne oldi?”
Onu bunu bırakın, yönetmeliğin en basit bir maddesi tatbik edilebiliyor mu? Ne gezer… Milli Eğitim Bakanlığı ile diğer bakanlıklara bağlı okullardaki görevlilerle öğrencilerin kılık kıyafetlerine ilişkin yönetmeliğin, kız öğrencilerle ilgili 12. maddesi şöyle: “Kız öğrenciler diz kapağını örtecek şekilde bir forma giyerler.”
N’aber! Tatbikat nerede? Hani yönetmeliğin uygulaması? Kız öğrenciler, bellerinden kıvırarak eteklerini basbayağı mini etek haline getirip bu şekilde hem sokaklarda gezip hem de okula gelmiyorlar mı?
Milli Eğitim bu hususta resmen sınıfta kaldı. Yönetmeliğin 12. maddesi raflarda ama tatbikatı yok…
Ama hiç yok değil. Tatbik edildiği yerler de var. Meselâ Ardahan gibi soğuk yerlerdeki kız talebelerin etekleri yönetmeliğe uygun. İstanbul gibi yerlerde ise bunu hatırlayan da yok, hatırlatmaya cür’et edebilen de.
Kanun ve yönetmelikler tatbik edilmek için düzenlenir, yoksa yazılıp raflara konulmak için değil. Her maddenin müeyyidesi vardır. Karşı gelenlere bu müeyyide uygulanır. Bu maddeye uymayanlar hakkında da deniliyor ki: “Aksine hareket edenler hakkında disiplin cezalarına ilişkin cezalar uygulanır.”
Talebelerin çıkış saatinde bakınca, görülecektir ki kız talebelerin neredeyse tamamına yakınının etekleri diz kapağının üzerinde. Okula bu şekilde yani kıyafet yönetmeliğine ters giyinen talebeler hakkında “Disiplin cezalarına ilişkin” cezaların uygulandığı ise yok. Milli Eğitim Bakanı’mıza soralım: Sayın Bakanım niçin yok?
BAŞÖRTÜSÜNÜ AT, ETEĞİ KISALT MI?
Üniversiteli kızların başörtüsünden bahsedilince, kurulmuş saat gibi “kılık kıyafet yönetmeliği” demeye başlayanlar! Eğer iyi niyetliyseniz orta öğretimdeki bu yönetmelik ihlalini de buyurun hep beraber ele alalım…
Öyle ya, yönetmelikse yönetmelik, ihlalse ihlal... Haydi, hep beraber uğraşıp bu ihlali ortadan kaldıralım.
TÖRE CİNÂYETLERİYMİŞ...
Bir “Töre cinayeti ortadan kalkmalı” sözü tutturuldu gidiyor. “Bu, insanlık dışıdır. Böyle bir şey olmamalı” diyorlar. Töre cinâyetleri insanlık dışı da nikâhsızlık insanlık içi mi? Evet, bir insan ne suç işlerse işlesin, insanlar kendi başlarına onu cezalandırma hakkına sahip değiller; yapılanlar yanlış. Ama bir şey daha var:
Töre cinayetlerine karşı çıkanlar, nikâhsızlıklara aynı derecede niçin karşı çıkmıyorlar? Samimi olduklarını bileyim ki, şöyle desinler: “Maalesef memleketimizde töre cinâyeti diye kötü bir tatbikat var. Bunun önüne de geçilemiyor. Öyleyse gelin, töre cinâyetlerine sebep olan kötü durumları ortadan kaldıralım.”
Hayır, böyle demiyorlar. Ahlaksızlığı yapan yapsın, yaptığı yanına kâr kalsın ama, ona bir şey denilmesin. Hani, hiç olmazsa “Suç işleyen bu insanların suçunu kanun versin” deseler rahatlayacağım. Onu bile demiyorlar. Yoksa diyorum, içlerinden şöyle mi diyorlar: “Bırakın isteyen hayvanlar gibi sevişsin.”
Sizin de bildiğiniz gibi, bugünlerde bazı yetiştirme yurtlarında ırza geçme hadiseleri olduğu ortaya çıktı.
Dikkat ediyorum da, “Töre cinayetleri ortadan kalkmalı” diye ter ter tepinenler, bu yüz kızartıcı, utanç verici hadiseler karşısında sessiz mi sessiz. Acaba töre cinayetlerinin ortadan kalkmasını ister görünürken, aslında zinanın kötü görülmesinin ortadan kalkmasını mı istiyorlar?
Nasıl olsa, zina kanunen suç olmaktan çıktı. İnsanların zihninde de suç olmaktan çıksa iyice rahatlayacaklar galiba. Bunun için çalışmıyorlarsa, bekliyoruz, buyursunlar biraz da nikâhsızlıkların aleyhinde konuşsunlar
Zamanla Ulviye Hanım, grup çalışmasından bıkmış ve yine internetten tanıştığı Mustafa Bey'le birlikte olmaya başlamış. Bir gün Mustafa Bey'le eve geldiklerinde kocayı alkollü bulmuşlar. Başına teflon tavayla vurup 3 yerinden bıçaklamışlar. "Hayatımızı bilgisayarda chat mahvetti" diyordu Milliyet'teki haberde Ulviye Hanım...
* * *
Sahi, bütün bu "melanet"i eve internet mi soktu? Aynı soruyu, her gün televizyon haberlerinde hayretle izlediğimiz "hunharlık - sapıklık" karışımı öyküler için de soracağım:
Bütün bu musibetlerin müsebbibi televizyon mu? Yani evimize televizyon ya da internet girmeden önce biz kendi halinde, edebiyle yaşayan mazbut bir toplumduk da bu ışıklı kutular mı bizi yoldan çıkardı? Grup seksi, seri cinayeti, küçücük oğlanların popo fotoğraflarını dünyaya dağıtmayı, 6 yaşında kızımıza alem önünde göbek attırmayı, aşığımızı eve alıp kocamızı bıçaklatmayı, şişme kadın uğruna arkadaş canına kıymayı, alacaklısına silah zoruyla etek giydirip şişeye oturtarak şantaj fotoğrafı çekmeyi, öldürdüğümüz adamı önce parçalara ayırıp bir güzel yaktıktan sonra küllerini saksılara bölüştürüp bahçemizin değişik köşelerine yerleştirmeyi... ...bütün bu "icat"ları televizyon ve internet mi öğretti bize?
* * *
"Evet. 10 yıl öncesine kadar biz melek kadar masumduk, bizi onlar kirletti" demek, suçu bu ışıklı kutulara atıp kurtulmak ne kolay olurdu.
Lakin televizyonun icadından beri "medyanın etkisi" üzerine yapılan araştırmalar, işin bu kadar basit olmadığını gösteriyor.
Elbette gününün ortalama 4 saatini - yani eşine, çocuğuna, arkadaşına ayırdığı vakitten fazlasını - ekran karşısında geçiren bir toplum, gördüklerinden etkilenecektir. Ancak burada önemli bir ayrıntı var: "Araştırmalar iletişim araçlarının etkisini doğrulamakla birlikte, bunun mevcut toplumsal ilişkiler, kültür ve inanç sistemleri çerçevesinde açığa çıktığını saptamışlardır." (McQuail, 1979)
Pek çok araştırmacı (Klapper, Pool, Hyman gibi) medyanın izleyicisini bambaşka bir kişi yapmaya gücünün yetmediğini, olsa olsa istekli ve yatkın kişilikleri uyarıp harekete geçirebildiğini ortaya koymuştur. Çünkü izleyici, kendi tutumunu destekleyen mesajlara ilgi göstermektedir. O yüzden de medya, davranış değişikliği yaratmaktan ziyade, yerleşik davranışı pekiştirici etki yapmaktadır.
* * *
Buradan çıkan sonuç şu:
Medya bizde var olmayan "bir şeytan yaratmadı". İçimizdeki şeytanı "uyandırdı" ve yerelden ulusal, global ölçeğe taşıdı. Paparazziler, komşu evi dikizleme huyumuzu meşrulaştırdı. Sübyancılık siteleri, saraylarımıza damgasını vuran bir adeti alenileştirdi. Evde veya mahalle düğünlerinde zil takıp oynattığımız kızlarımız artık TV stüdyosunda oynuyorlar. Eskiden, öldürüp köy mezrasına gömdüğümüz cesetleri ise büyük şehirlerde -yersizlikten - saksılara dağıtmak zorunda kalıyoruz. Demem o ki, dostlar; bizi azdıran, baştan çıkaran, katil eden, günaha sokan, nesebimizi bozan, tek başına medya değil. O sadece, nicedir gözümüzü diktiğimiz yasak elmayı dişleme cesareti verdi ve günaha mütemayil ar damarımızı "chat"lattı.